Saat akşamüzeri 5 buçuk sıralarıydı, iş çıkış saati olduğu için Cevizlibağ’dan tıklım tıkış bindiğimiz metrobüs, Florya’ya yaklaşıyordu. Ben ayaktaydım, elimde kitaplarım, kulağımda kulaklıklarım yer yer sisli İstanbul’u seyrediyordum camdan. Yanımda duran 60lı yaşlarında iki kadın da ayakta dikiliyorlardı, oturanlardan onlara yer vermeyi düşünen yoktu. Bu iki kadın birbirini tanımıyor olmalıydı fakat ikisi de, sanki tam bu saatte dışarı bakılarak yapılması gereken bir ritüelmiş gibi, dudaklarının kıpırtısından hızlı hızlı okuduklarını anladığım, dualar ediyorlardı. İşte her şey böyle olağan ve bir biraz da şairaneyken, yanımda, hemen sağ tarafımda bir hareketlenme olduğunu farkettim. Kulaklıklarımdan yeni yeni yükselmeye başlamış valsin sesini kıstım ve olan biteni izlemeye başladım.

                Ayakta duran uzun boylu, zayıf, Fenerbahçe formalı bir genç; sırtını cama yaslamış 25-30 yaşlarındaki esmer adama bağırıyordu:

“Ne olmuş yani? Rahatsız mı oldun? Yapma ya, şimdi ne yapacağız?”

Ortamın gittikçe gerildiğini herkes hissetmişti, metrobüsteki diğer gözler de bir kavga arefesinde olduğu anlaşılan bu iki adama döndü. Esmer olan, üzerine yürüyen gence çok sert bir tepki göstermemişti ama genç adam sanki kendisinde kavga etme zorunluluğu hissediyormuş gibi, tepkisinin dozunu iyice artırdı. Araya metrobüsteki diğerleri girdiler, genç adamı esmer olandan biraz uzaklaştırdılar, sakinleştirmeye falan çalıştılar. Ama o, dinmek bilmeyen siniriyle oradan da bağırmaya devam etti:

“Suriye’den kalkıp gelmişsin, benim ülkemde bana laubalilik yapıyorsun, beni sindirmeye çalışıyorsun! Çoluğum çocuğum olmasa, ben bunlara yapacağımı bilirim. Hepsi aynı bu Suriyelilerin! Tamam, üzüldük biz de ülkelerindeki savaşa, ama sen topraklarını korumak yerine kaçıp gelmişsin buraya, bir de tatsızlık çıkarıyorsun.”

Hemen yanındaki yaşlı adama dönüp sürdürdü konuşmasını:

“Ağabey daha geçen gün arkadaşımızı gasp etti, bıçaklayıp öldürdü bu Suriyeliler! Ses çıkarmazsan bunlara, daha çok görürüz böyle olaylarını.”

O sırada formalı gencin şah damarının üstündeki ay-yıldız dövmesini farkettim, bağırdıkça belirginleşen damarlarıyla daha dikkat çekiyordu dövme. Kabaran milli duyguları, bu dövme ile fizik dünyada kendini gösteriyor gibiydi. Büyük ihtimal “Neden bakıyorsun?” gibi bir lafla çıkan kavga, gittikçe siyasi bir boyuta ulaşıyordu. Üstelik o yaşlı adam da sinirlenmiş, Suriyeli dedikleri adama “Yahu sen de salak mısın? Ne olay çıkarıyorsun?” deyivermişti. Formalı genç konuşmayı, daha doğrusu bağırmayı sürdürdü tüm hiddetiyle. Formalının “Bunlara ekmek verende kabahat!” sözüne kadar, onu destekleyen sözler sarf eden, Suriyelilerin getirdiği sorunları örneklendiren yaşlı adam, “ekmek veren”den söz edilince “Orasını karıştırma” demişti. Milli duygularla daha da alevlenen genç, Çanakkale savaşından falan da söz ediyordu şimdi:

“Biz Çanakkale’de genç yaşlı öldük, hangi dedemiz ninemiz kaçtı başka bir yere?”

                Yaşlı adam ve formalı gencin arasındaki bu konuşmaları, herkes gibi “Suriyeli” esmer adam da duyuyordu, duyuyordu ama sesini çıkarmıyordu. Diğerleri de kendisine aynı tepkiyi duyduklarından, sesini yükseltmeye cesaret edemiyor olmalı diye düşünmüştüm o an için. Ama esmer adam, Çanakkale’ye kadar gelince laf, suskunluğunu bozdu:

“Ben Suriyeli falan değilim, tamam mı? Afgan’ım ben!”

15-20 dakikadır memleketteki Suriyelileri eleştiren, yerden yere vuranların öfkesinin yerini, şaşkınlık almıştı. Ben, metrobüsteki diğerlerinin de bu olay karşısında şaşırmalarını beklerken, yüz ifadeleri gayet olağan ve hatta bıkkın duruyordu; her gün bu tarz olayların içindeydiler sanki. Suriyeli sanılan Afgan, yarattığı şaşkınlığın üstüne sürdürdü konuşmasını:

“Biz de Çanakkale’de öldük, 500 Afgan Çanakkale toprağına düştü.”

Şimdi durum değişiyordu işte, savaştan kaçan birisi diye laflar edilen adam, ne Suriye’deki savaştan kaçmıştı ne de Suriye ile bir alakası vardı. Üstüne üstük, kendi milliyetinden Çanakkale’de ölenler de olmuştu. Afgan adama bakışlar, biraz değişmişe benziyordu. Artarda dizdirdiği kelimeleriyle devam etti konuşmaya:

“Türklerin nasıl bir millet olduklarını biliyorum ben. Bize yardımcı oldular, ekmeklerini paylaştılar. Suriyelilerden ben de rahatsızım! 1000 lira maaş için gece gündüz çalışıyorum ben, onlar gelir gelmez bilmem kaç bin maaşı hiçbir iş yapmadan götürüyorlar.”

                Amma da tuhaf bir olaya tanıklık ediyorduk! Önce formalı, Suriyeliye; sonra formalıyla beraber yaşlı adam, Suriyeliye; Suriyeli, Suriyeli çıkmayınca; hepsi birlikte Suriyelilere… Bir de metrobüsün arka koltuklarından bir Suriyeli (gerçek bir Suriyeli) fırlayıp, tartışmaya dahil olsa tam olacaktı!

                Formalı genç, biraz olsun sakinlemiş gibiydi, hatta söyledikleri de farklılaşmıştı:

“Müslüman olan herkese, her devlete benim canım feda! Ama demek istediğim, buraya gelip de böyle sorunlar çıkarmasınlar.”

                Yaşlı adam ile formalının Suriyelilere olan tepkisiyle geçen gerginliğin ardından, atmosfer daha çok sohbet havasını almıştı. Afgan adam, Türkiye’deki mülteci sorunuyla bir ilgisinin bulunmadığını ispat etmiş, kendisine karşı olan tepkileri de dindirmişti böylelikle. Gerçi o gerçekten bir Suriyeli olsaydı ve oradakiler ona deyim yerindeyse “ağzının payını vermiş” olsalardı, mülteci sorununda hak yerini bulmuş olacak mıydı?  

Ümmetçilik rüzgârları esiyordu şimdi de, birlik olmamızın gerekliliğinden falan konuşuyorlardı. Metrobüs son durağa doğru yaklaşıyorken, kontrolsüz duygularla alevlenen tartışma metrobüsteki kalabalıkla birlikte azalmış ve bitmişti sanki. Yaşlı adam son durağa gelmeden bize iyi akşamlar dileyip indi metrobüsten. Son durakta da biz, yani Afgan ve eşiyle beraber formalı genç indik. İndiğimizde güneş tüm büyüleyiciliğiyle batmaktaydı, tatlı bir serinlik vardı havada ve rüzgâr önünü açık bıraktığım kabanımdan içeri hafif hafif doluyordu. Sanki tartışma olmamış da, işte ülke ve dünya meseleleri üzerine sohbet etmişiz gibi hissediyordum, hatta bu yaşananlar üzerine düşünülmesi gereken kavramlar, zihnimde birbirleri arasında bağlantı kurulmayı bekliyordu.

                Sohbetini ettiğimiz -böyle demek daha hoş olacak-, ülke ve dünya meselesi ne idi? Suriyeli mültecilerin yarattığı sorunlar hakkında konuştuğumuzu düşünmüyordum ben. Sözler onun hakkında sarf edilse de, o anki durumumuz bir gerçeğin özetiydi aslına bakarsanız. Ben olan biteni izleyen bir öğrenciydim, geleceğe umutla baktığı halde bu gidişattan endişe duyan bir öğrenci; yaşlı adam mültecilerin getirdiği sorunlardan yakınıyordu, aslında emekliliğini ülkesinde huzurla geçirmekti gayesi; formalı gencin siniri de esasında bıçaklanarak öldürülen arkadaşının katillerineydi, intikamı farklı yerlerde arıyordu; Afgan adam da, kendi yurdundan daha rahat bir yaşam, daha parlak bir gelecek ümidiyle gelmiş olmalıydı buralara. Türkiye’de de başka sorunlarla karşılaşmıştı nitekim, işte bir örneği de bu yazının konusu... Tam bunlar geçiyorken aklımdan, anladım kime düşman olmamız, tepki göstermemiz gerektiğini. Hatta “ortak düşman” ifadesini zihnimden geçirmeye korktum, çünkü “ortak düşman” oluşturularak varolan düşünceler, silinip gitmeye mahkumdu. Bize “ortak bir bilinç” gerekiyordu. Bir farkındalık yaratmak için talih, bizi bir araya getirmiş olmalıydı metrobüste. Binlerce, hatta milyonlarca Suriyeli hangi masalarda planlandığını bilmedikleri bir iç savaştan kaçmak için yollara dökülmüştü, kimilerinin cesetleri kıyıya vurdu, kimisininki bir kaleşnikof mermisiyle başladı çürümeye. Kimisi de işte hayatta kalmayı başarmış ama geldikleri ülkede sorunlar çıkarıyordu, sorunlar yaşıyordu. Formalı genç, Afgan ve yaşlı adam, üçü de şikayetçiydi bir şeylerden. Ne yapmalıydık peki? Suriyeliler miydi, problemin kaynağı? Yoksa mültecilerin tümü mü? Eğer mültecilerin tümünü ülkeden göndersek, formalı genç doğacak çocuğu için endişelenmeyecek miydi sanki? Yaşlı adam, mülteci sorunu giderilse yüksek vergilerden veya çocuklarına bir ev alamamaktan dert yanmayacak mıydı? Problemin kaynağı değil, sonucudur mülteciler ve onların getirdiği diğer sorunlar. Problemin kaynağı, belki aklınıza gelen emperyal devletler de değil, onların da üstündeki, onların dizginlerini ellerinde tutan kapitalist şirketlerdir. Onlar ki, Amerikan Merkez Bankası’nı devlet bankasıymış gibi gösterip kendi özel tekellerinde kullanan, silah tüccarlarının ta kendileridir.

İşte sorun değildir savaşta akan kan, o sonuçtur; sorun akan paradır, bu akıştan doymayan kan emicilerdir. Para akışı sürdükçe birileri arasında, kan akışı da devam edecektir, ezilenler arasında. Avrupa’daki silah tüccarlarının Ortadoğu dedikleri yerde başlattıkları savaşın sonucunda, binlerce mülteciyi kendi memleketlerinde bulmaları da, büyük bir paradoksu oluşturuyordu. Bu paradoksun çatışmasını da işte biz, bir iş çıkışı saatinde metrobüste yaşamıştık... Çatışıp da o akışı kuvvetlendirecek miydik, yoksa sözünü ettiğim o “ortak bilince” mi sahip olacaktık?

                2. Dünya Savaşından sonra en büyük göç dalgası olarak nitelendiriliyor, Avrupaya doğru olan bu mülteci akını. Bunun yanında, büyük şirketlerin patronlarının ağzından “Kapitalizm, bekleneni getirmedi. Bu sistem değişmelidir. Kapitalizme dur denilmezse, terörün nereye sıçrayacağı bilinemez” gibi laflar işitiyoruz. Kapitalizm bekleneni getirmedi derken, acaba 12 saat sömürülen işçiyi mi yoksa diploması elinde fast-food şirketine kasiyer olan genci mi kastediyorlardı? Çıkarttıkları savaşla ceplerini doldurup, uzaktan olup biteni izliyorlerken; bir anda yürüdükleri Avrupa sokaklarında gördükleri mülteciler olabilir miydi, beklenmeyen? Onları değişime zorlayan, Semavi dinlerin doğduğu coğrafyaya sıkıştırdıkları savaş ve terör olaylarının, bir anda bütün dünyaya yayılmış olması, olabilir miydi?                  

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Emin Sengok 12 ay önce

Güzel bir yazı. Bunun bir öğrenci tarafından yazılmış olması da umut verici

Tarafsız haber için doğru adrestesiniz. Haber, Haberler, güncel haberler, internet haber,son dakika haberleri, Ulusal Haber Gazetesi farkı ile takip edin.
 Sitemiz iha abonesidir.sanalbasin.com üyesidir